Haber Detayı
25 Ekim 2018 - Perşembe 04:19
 
Muhyiddîn İbn Arabî (ks.)
Muhyiddîn Muhammed b. Alî b. Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî (ö. 638/1240) (r.aleyh)
İslam Haberi


Muhyiddîn İbn Arabî (ks.) tasavvuf ve İslâm düşünce tarihinde büyük etkileri bulunan evliyanın büyüklerinden mutasavvıf bir alimdir.

Muhyiddîn İbn Arabi, Hicri 17 Ramazan 560 (28 Temmuz 1165) tarihinde Endülüs’ün güneydoğusundaki Tüdmîr (Teodomiro) bölgesinin başşehri olan Mürsiye’de (Murcia) doğdu.

AİLESİ

Eserlerinde yeri geldikçe ailesi, yakınları, hocaları, yaşadığı yerler ve tanımış olduğu şahsiyetler hakkında bilgiler vermekte olup hakkında bilinenler geniş ölçüde bunlara dayanmaktadır. Babası Ali b. Muhammed, Abbâsî Halifesi Müstencid-Billâh’ın kumandanı ve yöre valisi Muhammed b. Sa‘d İbn Merdenîş’in hürmet ettiği bir kişiydi.

Amcası Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Arabî ve dayıları Ebû Müslim el-Havlânî ile Yahyâ b. Yâgān da devrin önemli sûfî ve siyasî şahsiyetleri içerisinde adları geçen kimselerdir. İbnü’l-Arabî’nin yetişmesinde bu kişilerin tesirleri olduğu yine kendi ifadelerinden anlaşılmaktadır (el-Fütûhât, I, 185).

İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini takdir edenler onun tasavvufta otorite oluşunu kendisine “Şeyhü’l-Ekber”, dinî ilimlerde müceddid oluşunu da “Muhyiddin” lakaplarını vererek ifade etmek istemişlerdir.

Mâlikî kadısı ve kelâm âlimi Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’den (ö. 543/1148) ayırt edilebilmesi için bazı kaynaklarda adı İbn Arabî şeklinde de yazılmıştır. Ancak kendi adını birçok yerde (el-Fütûhât, I, 267; III, 339, 431; IV, 457, 553; Dîvân, s. 57) Muhammed İbnü’l-Arabî olarak kaydettiğinden bu şeklin tercih edilmesi daha doğrudur.

EĞİTİM HAYATI

İbnü’l-Arabî, ilk Kur’an derslerini “ehl-i tarîk” olduğunu bildiği komşuları Ebû Abdullah el-Hayyât adlı bir kişiden aldı. İlk halvetlerinden birinde gerçekleştiğini söylediği mânevî görüşmesinde Hz. Peygamber’in kendisine yönelttiği, “Bana sımsıkı tutun kurtulursun” şeklindeki buyruğunu hadisleri zâhiren de tahsil etme mânasında anlayarak uzun bir süre hadis ilmiyle meşgul oldu. İbnü’l-Arabî, etrafındaki ilim erbabının kendisini o dönemde hayli revaç bulmaya başlayan re’y kitaplarına teşvik ettiğini, ancak almış olduğu mânevî işaretten dolayı bu teşviklerin sonuçsuz kaldığını söyler (Kitâbü’l-Mübeşşirât, s. 90). Âlet ilimlerinin sûfî olmayan kimselerden de alınabileceği görüşünde olduğundan İbn Hubeyş, İbn Ât, İbn Bakī ve İbn Vâcib gibi hadisçilerden hadis okudu. On sekiz yaşında iken Lahmî’den kırâat-i seb‘a, aşere ve takrîb öğrenimi gördü.

Lahmî’den ayrıca İbn Şüreyh’in el-Kâfî’sini, Abdurrahman b. Abdullah es-Süheylî’den de bazı hadis kitaplarının yanı sıra İbn Hişâm’ın es-Sîre’sinin şerhi olan er-Ravżü’l-ünüf isimli kitabını okudu. Kadı İbn Zerkūn’un derslerine uzun bir süre devam edip icâzet aldı (kendisi, bütün hocalarının ve okuduğu kitapların listesini el-İcâze adlı eserinin başında saymıştır [s. 23-32]). Bu suretle zâhirî ilimlerde yeterli derecede eğitim aldıktan sonra mânevî ilimlerde derinleşmek üzere halvet ve murakabeye daha fazla yönelen İbnü’l-Arabî, 580 (1184) yılında seyrü sülûkünün henüz başında iken bazı tasavvufî halleri yaşayarak eserlerinde bunlardan bahsetmiştir (el-Fütûĥât, II, 425).

Başlangıçta kendisine dertlerini açacağı hiçbir rehberi olmadığını söyleyen İbnü’l-Arabî sonraları gerek zâhir gerekse bâtın ehli birçok üstattan istifade etmiş; büyük bir kadirşinaslık örneği olarak kendilerinden faydalandığı 300’ü aşkın kişinin mânevî hallerine ve hikmetli sözlerine yeri geldikçe el-Fütûhât, Kitâbü’l-Ķutb, Dürretü’l-fâhire ve Rûhu’l-ķuds gibi eserlerinde isimlerini de vererek temas etmiştir. İlk mürşidinin adını Ebü’l-Abbas el-Uryebî olarak verir. Gerçek tahkik yoluna intisabının yine bu yıllarda Hızır ile ilk karşılaşıp ondan hırka giymesinden sonra gerçekleştiğini söyler (a.g.e., I, 186).

 İbnü’l-Arabî 597’de (1201) Tunus’a giderek Abdülazîz el-Mehdevî ile buluştu. Aynı yıl hacca gitmek üzere Tunus’tan ayrıldı. Önce Mısır’a, oradan Kudüs’e geçti. Kudüs’ten yaya olarak Mekke’ye doğru yola çıktı. Halîl kasabasına uğrayarak Hz. İbrâhim’in kabrini ziyaret etti. Oradaki ikameti esnasında İbrâhim Camii’nin imamı Zâhir el-İsfahânî’den Hakîm et-Tirmizî’nin eserlerini okudu. Medine’de Peygamberimizin kabrini ziyaret edip (Zilhicce 598 / Eylül 1202) Mekke’ye ulaştı.

Mekke’de ders halkalarına devam etti, Harem-i şerif’te tavafla meşgul oldu, bunun dışındaki zamanını murakabeyle geçirdi, Hz. Abbas soyundan Şerîf Cemâleddin Efendi’den Hâce Abdullah-ı Herevî’nin Derecâtü’t-tâ’ibîn adlı kitabını okudu. Sâlih bir zat olduğunu söylediği İbn Hâlid es-Sadefî et-Tilimsânî’ye Gazzâlî’nin İĥyâ’ü ‘ulûmi’d-dîn’ini okuttu (el-Fütûĥât, IV, 13; el-Emrü’l-muĥkem, s. 224). Bu arada Kâbe’yi muhatap alarak yazdığı mektupları Tâcü’r-resâ’il adlı kitabında topladı. Yirmi üç yılda tamamlanan el-Fütûĥâtü’l-Mekkiyye ilk defa burada kendisine ilham edilmeye başlandı. İbnü’l-Arabî, bu kitapta yazdıklarının hepsinin ya Kâbe’yi tavaf ederken veya murakabe için Harem-i şerif’te oturduğu esnada Allah’ın kendisine açmış olduğu şeyler olduğunu (el-Fütûĥât, I, 10) ifade etmiştir.

ESERLERİ ve ÜSLUBU

Osman Yahyâ’nın daha geniş taramalarına dayanan tespitlerine göre İbnü’l-Arabî’ye ait denilebilecek eser sayısı tahminen 550 civarındadır. Bu üç listenin değerlendirilmesi ışığında bugün için İbnü’l-Arabî’nin yaklaşık 245 eserinin günümüze ulaştığı söylenebilir.

İbnü’l-Arabî, verdiği bilgileri bazı kişilerin söz ve görüşlerinden veya kitaplardan aktarmadığını söylemiştir. Filozofların veya benzeri düşünürlerin sözlerini ve görüşlerini nakledip duranlardan olmadığını, kitaplarının sadece Hakk’ın kendisine keşif yoluyla verdiği ve imlâ ettirdiği şeyleri içerdiğini (a.g.e., I, 64; II, 432, 479), sahip olduğu ilmin vecd sultanının veya vücutta fâni olma halinin kendisinde galebe ettiğinde kalbinde tecelli eden şeylerden ibaret olduğunu ileri sürer (Kitâbü’l-Mesâ’il, s. 6).

Önemli bazı eserleri şunlardır:

  •  el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye fî ma’rifeti’l-esrâri’l-mâlikiyye ve’l-mülkiyye: Müellifin en büyük ve en temel eseridir. Diğer eserlerinin bu kitabın ilgili bölümlerinin birer zeyli olduğu söylenebilir. İkinci defa gözden geçirerek bizzat kendi eliyle yeniden yazdığı otuz yedi ciltlik nüsha İstanbul’da Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’ndedir (nr. 1845-1881). Türkçe’ye ve diğer dillere çok kısa bazı kısımları tercüme edilmiştir. Tahkikli bir neşri de aslına uygun olarak otuz yedi cilt halinde Osman Yahyâ tarafından yapılmakta iken XIV. cildin neşriyle yayın durmuştur. Eserin Mahmûd Matacî tarafından tahkiksiz bir neşri yapılmıştır (I-IX, Beyrut 1994).
  •  Fususu’l-Hikem ve hususu’l-kilem. Müellifin en mühim eserlerinden sayılır. Sadreddin Konevî’nin eliyle yazılan ve müellifi tarafından görülen nüshası İstanbul Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’ndedir (nr. 1933). Ebü’l-Alâ el-Afîfî tarafından açıklamalarla yayımlanan (Beyrut 1946) üzerine birçok şerh yazılmıştır.
  •  el-Cem’ ve’t-tafśîl fî esrâri’l-me’ânî ve’t-tenzîl: İbnü’l-Arabî, Kehf sûresinin 60. âyetine kadar getirdiği bu tefsirin altmış dört cilt olduğunu söyler. XX. yüzyılın başına kadar mevcut olduğu rivayet edilen eser halen kayıptır.
  •  et-Tedbîrâtü’l-ilâhiyye fî islâĥi’l-memleketi’l-insâniyye: İbnü’l-Arabî bu eserinde, Aristo’ya nisbet edilen siyasete dair bir eseri kendi sistemi bağlamında yeniden kaleme almıştır (nşr. Henrik Samuel Nyberg, Leiden 1919). Eser Ahmed Avni Konuk tarafından tercüme ve şerh edilmiştir (nşr. Mustafa Tahralı, İstanbul 1991).
  •  Tercümânü’l-eşvâķ: Altmış bir gazelle bunların şerhi olan ez-Zeħâ’ir ve’l-’alaķ adlı eserini ihtiva eden bu kitap Reynold A. Nicholson tarafından İngilizce’ye (London 1911), Mahmut Kanık tarafından Türkçe’ye (İstanbul 1990) tercüme edilmiştir.

İbnü’l-Arabî’nin basılan diğer bazı eserleri de şunlardır:

Risâletü’l-envâr (Kahire 1332; trc. Mahmut Kanık, İstanbul 1994); el-İsfâr ‘an netâ’ici’l-esfâr (nşr. D. Gril, Le devoilement des efets du voyage, Paris 1994 içinde); el-İsrâ’ ile’l-maķāmi’l-esrâ (nşr. Suâd el-Hakîm, Beyrut 1988); Rûĥü’l-ķuds (nşr. İzzet Husriyye, Şam 1970); et-Tecelliyâtü’l-ilâhiyye (nşr. Osman Yahyâ, Tahran 1367 hş. / 1988); ‘Anķā’ü muġrib fî ma’rifeti ħatmi’l-evliyâ’ ve şemsi’l-maġrib (Kahire 1970).

YAZDIKLARINI ANLAMAYANLAR TENKİT ETTİLER

Muhyiddîn İbn Arabî’nin eserleri yüzyıllar boyunca çok konuşulmuştur ve yeri geldiği zaman da olumlu veya olumsuz olarak tenkid edilmiştir.

Bazı kitaplar vardır ki örneğin tıp, kimya, geometri, astronomi gibi ilimler bu ilimlerde derinleşmiş kişilere hitap eder. Bu ilimlerden hissedar olmayanlar bu kitaplarda yazılanları anlamazlar ve hatta bu ilimlere merak duymayanlar okumaktan da sıkılırlar.

Özellikle Fususu’l-Hikem ve el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye adlı eserlerinin bir kısmı zahir ehlinin anlayışına kapalı, gizli olup keşif ve bâtın ehlinin anlayışına açıktır.

Kim bunlardaki manayı ve anlatılmak isteneni anlamazsa 'Hakkında bilgin olmayan şeylerin arkasına düşme. Zira kulak, göz ve kalb bundan mes’uldür.' (İsra, 17/36) ayeti kerimesi gereği susması daha uygundur.

Aşırı feyz ve tecellî gelen manevi bir sarhoşluk halinde bulunan velîlerden zahiren şeriata aykırı gibi görünen sözler zuhûr ettiği görülmüştür. Bu sözlere şatahat denilir. Ancak bu haller geçici olduğu gibi öte yandan bu sözlerin manalandırılması icap etmektedir. İmam-ı Rabbanî Hz.leri (k.s) bu manevi sekr  halinde olanların mazurlu olacağını ifade etmiştir.

Muhyiddîn İbn Arabî Hz.leri de islam tarihinde bir çok alim tarafından kabul görülmekle birlikte eserleri konusunda ağır manalar taşıdığı için özellikle yanlış manalar verilebileceği için âvam tarafından okunmaları tavsiye edilmemiştir. Nitekim Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri de kendi eserleri için bu uyarıyı yapmıştır. Bizim halimizden anlamayanların kitaplarımızı okumaları haramdır." manasında uyarı yapmıştır.

Tabi bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir. Kitaplarda madem kapalı, anlaşılmayan ifadeler mevcut, neden böyle bir eser yazılmaktadır?

Bunun cevabı şudur; Bunu ilaç olarak kabul etmek gerekir.

İlmin sınırı yoktur, insanların zekası ve anlayış kapasitesi bunun yanında sahip oldukları manevi halleri, makamları da çeşit çeşittir. Zahiri ilimler herkese aynı oranda nakledilirken batınî ilimler ise ehli tarafından iştiyak sahiplerine örneğin cezbe, vecd, istiğrak hallerinde  olanlara bir ilaç mesabesindedir.    

Bazı ulemânın takındığı aşırı tavra rağmen İbnü’l-Arabî Osmanlı ârifleri, âlimleri ve şairleri arasında övgüyle anılan bir şahsiyet olmaya devam etmiştir. Birçok Osmanlı şairi kendisine methiyeler yazmıştır.

Meselâ Nâbî bir şiirinde onu;

“Sürmedir hâk-i deri Hazret-i Muhyiddîn’in

Kimyâdır nazarı Hazret-i Muhyiddîn’in

Sâf envâr-ı hakāyıktır onun âsârı

Zerre yoktur kederi Hazret-i Muhyiddîn’in” diyerek över.

Sünbülzâde Vehbî de

“Sakın eslâfa, sakın ta‘n etme

Mutaassıb revîşinde gitme

Hiç yakışmaz hele ehl-i dîne

İftirâ Hazret-i Muhyiddîn’e” sözleriyle ona yapılanların bir tenkitten çok bir iftira olduğunu ifade eder.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan ilgili vesikalar, son döneme gelinceye kadar devletin Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Şam’daki türbesi ve camisinin bakımını üstlendiğini ve buraya görevli kimseler tayin edip maaş bağladığını göstermektedir (BA, Cevdet-Evkaf, nr. 11368, 13683).

FELSEFE HAKKINDA GÖRÜŞLERİ

İbnü’l-Arabî kesinlikle bir filozof değildir bunu bir defa belirtmek gerekir.

Muhakkik sûfîler nebevî yolu takip eder, filozoflar ise sadece kendi nazarlarına dayanırlar. Muhakkik sûfîlerle felsefecilerin fikirlerinin birtakım farklılıklar göstermesi onların metotlarına da yansımıştır. İbnü’l-Arabî düşünürleri de iki gruba ayırır. Birinci grup filozoflar ve onlara tâbi olanlardır; bunlar sadece akılları ve fikirleriyle hareket ettikleri için yollarını şaşırmışlardır. İkinci grup ise resuller, nebîler ve evliyanın seçkinleri, yani Sehl b. Abdullah et-Tüsterî, Bâyezîd-i Bistâmî, Ferkad es-Sebahî, Cüneyd-i Bağdâdî, Hasan-ı Basrî gibi muhakkik sûfîlerdir (Kitâbü’l-İsfâr, s. 9).

İBNÜ’L-ARABÎ’NİN ANADOLU’YA TESİRLERİ

İbnü’l-Arabî, dönemin belli başlı Selçuklu yerleşim bölgeleri olan Malatya-Konya ekseninde bir süre ikamet etmiş, dört yıla yakın bir süre Malatya’da, bir o kadar da Konya’da kalmıştır. Buralarda ilim ve irfan meclisleri düzenlemiş, istidat gördüğü bazı kimseleri talebeliğe kabul etmiştir. Selçuklu sultanlarına nasihatlerde bulunan ve onlardan hüsnükabul gören İbnü’l-Arabî’nin Selçuklular’dan sonra kurulacak olan Osmanlı Devleti’nin doğuşunu ve çöküşünü önceden haber verdiğine dair rivayet büyük ilgi görmüştür.

Bu konuda kendisine ilm-i cifre dair eş-Şeceretü’n-Nu’mâniyye adlı eser izâfe edilerek bu devletle mistik bir irtibatı sağlanmıştır. Diğer taraftan devletin mânevî kurucusu Şeyh Edebâli’nin Dımaşk’ta (Şam’da) öğrenim görürken İbnü’l-Arabî’nin sohbetlerine katılarak müridi olduğu rivayetiyle bu durum fizikî olarak da perçinlenmiştir.

Bu sırada ikinci defa Anadolu Selçuklu tahtına çıkan I. Gıyâseddin Keyhusrev eski dostu Mecdüddin İshak’ı Konya’ya çağırınca İbnü’l-Arabî de onunla beraber Konya’ya gitti. Mecdüddin, hükümdarın oğlu Keykâvus’a hoca tayin edilerek tekrar Malatya’ya gönderilirken İbnü’l-Arabî bir müddet daha Konya’da kaldı, bu arada Evhadüddîn-i Kirmânî ile görüştü. Daha sonra Halep, Kudüs, Mısır yoluyla Mekke’ye gitti. Buradan yine Bağdat’a, ardından Konya’ya döndü.

İbnü’l-Arabî, Sivas’ta iken de Keykâvus’un Antakya’da Franklar’a karşı cihad ilân edeceğini ve şehri kuşatıp muzaffer olacağını rüyasında görmüş, bunu bir şiirle sultana Malatya’dan bildirmişti (a.g.e., II, 241). İbnü’l-Arabî’nin devlet adamlarıyla ilişkileri sadece Selçuklu sultanlarıyla sınırlı kalmamış, Eyyûbîler’in Halep emîri el-Melikü’z-Zâhir ve Dımaşk emîri el-Melikü’l-Âdil ile de münasebetlerini sürdürmüştür.

İBNÜ’L ARABİ OSMANLI’YI MÜJDELEDİ Mİ?

İbn’ül Arabî’nin Osmanlı Devleti’nin henüz kurulmadan önce Allah’ın kendisine ikram ettiği keşif ile müjdesini verdiği habere kaynak olarak “Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l-‘Osmâniyye” adında bir eserden bahsedilir. “Osmanlı Devleti Hakkında Soy Silsilesi” anlamına gelen bu küçük risâlede, Devleti’l-Osmâniyye’den hilâfeti kâ’im kılacak olan kimseye ve bu hânedana mensup olan hükümdarlardan her birinin zamanına, hilâfetine ve askerlerine dâir pek çok gizli bilgi” olduğu söylenmektedir.

İbn’ül Arabî’nin Şeceretü’n-Numaniyye fi’d-Devlet-i Osmaniyye isimli eseri hem Osmanlı Devleti’nin manevi manada ne kadar büyük ve kıymetli olduğunu göstermeye ve hem Allah dostlarının nasıl ihsan sahibi kullar olduğunu ifadeye kâfidir. Zira Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi vessellem) Efendimiz buyurdular ki; “Müminin ferasetinden sakının! Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16, Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağir, 1, 24).

O, Cenab-ı Hakk tarafından kendisine ilham olunan haberleri bu eserine yazmış ve hatta kendi kabrinin kaybolacağını, asırlar sonra Yavuz Sultan Selim Han tarafından keşfedileceğini ima ile ifade etmiştir.

İbni Arabî hazretleri ayrıca Hilafet mührünün sahibi Osmanlının kuruluşunu, kudretini, Mısır ve Bağdat gibi diyarların fetihlerini, padişahların isimlerini, yıkılış sürecini anlatmıştır. Türkiye için mühim, Müslümanlar için ise sevinç vesilesi olacak müjdeler vermiştir. (Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil)

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî, Şeceretü’n-Nu‘mâniyye fî Devleti’l-‘Osmâniyye, Millet Kütüphanesi, Ali Emîrî; AY. nr.: 2801 vr. 1b-2a.

İBNÜ’L ARABİ kendi mezarının nasıl bulunacağını işaret etmişti

Muhyiddîn İbn Arabî (ks.) “Sîn (Selim) Şîn’e (Şam) girince Muhyiddin’in kabri ortaya çıkar” şeklindeki rumuzlu ifadesiyle önceden bildirmiştir (el-Kibrîtü’l-aĥmer, I, 188)..

İbnü’l Arabî’nin kendi mezarının Yavuz Sultan Selim’i kast ederek nasıl bulunacağına dair verdiği söylenen haberi de oldukça ilgi görmüştür.

22 Rebîülâhir 638 (10 Kasım 1240) tarihinde Dımaşk’ta Benî Zekî’lerin mâlikânesinde vefat eden İbnü’l-Arabî, Kāsiyûn dağı eteğindeki Sâlihiye semtinde bulunan Kadı Muhyiddin İbnü’z-Zekî ailesinin kabristanına defnedildi. Daha sonra iki oğlunun da gömüldüğü bu yer sonraki devirlerde Şam bölgesinde yaygınlık kazanmaya başlayan tasavvuf karşıtı akımların oluşturduğu aleyhte propagandalar neticesinde bakımsız kalarak unutulmaya yüz tuttu. Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi dönüşünde uğradığı Şam’da ilk iş olarak onun kabrinin yerini tesbit ettirerek üzerine bir türbe, yanına da bir cami ve bir tekke yaptırmıştır. II. Abdülhamid tarafından tamir ettirilen türbe bugün de şeyhi sevenlerce ziyaret edilmektedir. Abdülvehhâb b. Ahmed eş-Şa‘rânî’nin naklettiği meşhur bir rivayete göre İbnü’l-Arabî, kabrinin harap olacağını ve Yavuz Sultan Selim tarafından ihya edileceğini, “Sîn (Selim) Şîn’e (Şam) girince Muhyiddin’in kabri ortaya çıkar” şeklindeki rumuzlu ifadesiyle önceden bildirmiştir (el-Kibrîtü’l-aĥmer, I, 188)..

Kaynak: islamansiklopedisi.com

Kaynak: Editör:
 SAYFAMIZI BEĞENEREK  SİTEMİZE DESTEK OLABİLİRSİNİZ.. 
 
Etiketler: Muhyiddîn, İbn, Arabî, (ks.),

 dhbt kitabı Ferhat Erdoğan

Haber Videosu
HUTBELER

ARAPÇA DERSLER

CANLI MEKKE/MEDİNE

3D CAMİLER

3D CAMİLER

Alıntı Yazarlar
Süper Lig
Takımlar
P
Av
M
B
G
O
1
Başakşehir
27
0
1
3
8
12
2
Galatasaray
23
0
3
2
7
12
3
Kasımpaşa
22
0
4
1
7
12
4
Yeni Malatyaspor
21
0
3
3
6
12
5
Antalyaspor
20
0
4
2
6
12
6
Ankaragücü
19
0
5
1
6
12
7
Beşiktaş
18
0
4
3
5
12
8
Göztepe
18
0
6
0
6
12
9
Konyaspor
17
0
3
5
4
12
10
Trabzonspor
16
0
4
4
4
12
11
Sivasspor
14
0
4
5
3
12
12
Bursaspor
13
0
3
7
2
12
13
Fenerbahçe
13
0
5
4
3
12
14
Akhisar Bld. Spor
12
0
6
3
3
12
15
Kayserispor
12
0
6
3
3
12
16
Alanyaspor
12
0
8
0
4
12
17
Bb Erzurumspor
11
0
5
5
2
12
18
Çaykur Rizespor
8
0
6
5
1
12